top of page

Şifacı Mutfak Okulu / Haftalık Derslerin Notları-1

Güncelleme tarihi: 1 Mar 2021




“Yaşam dönüşümdür” der Victor Ananias. Hayatta her şey değişir, dönüşür, yaşamın doğası budur. Bizim hikayemiz de böyledir, evrenin hikayesi de böyledir. Her şey toz bulutuyken bir patlama oldu ve evren doğdu denir, ve Dünya, Güneş’ten koptu, soğudu. İlkin dinozorlar vardı ardından insanoğlunun çağı başladı. Dönüşümümüzün hikayesi böyle başlar ve sürer. Dönüşümün olabilmesi enerjiye bağlıdır.


Bedenlerimizin temel enerji kaynağı beslenmedir. Beslendiğimiz şeyler bizi değiştirir ve dönüştürür. Bu nedenle “Ne yersen O’sun” deyimini son derece isabetli ve doğru buluyorum. Yediklerimiz, besin yapıtaşlarına dönüşüp bedenlerimizin yeniden yapılma serüvenine katılıyor ancak aslında mesela bundan çok daha büyülü. O büyünün bilimini tarif etmeden önce Bulut Atlası’nda beni çok etkileyen bir şeyi alıntılamak istiyorum. “Her birimiz birbirimize bağlıyız, doğumdan ölüme. Ve yaptığımız her iyilik ve kötülükle geleceğimizi yeniden yaratırız.” Ben bunun bizim Dünya’mızın temel ilkelerinden biri olduğuna inanıyorum. Ve doğrusu Dünya’mızın temel işleyiş ilkelerini bilmek, hayatı anlamak ve anlamlandırmak, şifalandırmak için en önemli basamaktır.


Değişim ve dönüşümün gerçekleştiği kadim araç kazandır. Gıdayı içine atarsınız, ateşe koyarsınız ve yemeğe dönüşür. Dönüşürken de lezzeti, afiyeti artar. Gıdanın değişip dönüştüğü tek yer kazan değil elbette, turşu kapları ve maya kırbaları da dönüşüm yeri. Her dönüşümün gerçekleşmeyi sevdiği bir sıcaklık var. Yoğurt örneğin 37 derece civarında dönüşmeyi severken kefir 20 derece civarında dönüşür. Bizim bedenlerimiz, sindirim sistemlerimiz de bir maya kazanıdır. Tıpkı yoğurt gibi 37 derece sıcaklıkta mayalar. Mayalarken sindirir.


Peki nedir sindirim ve sindirim sistemi? Sindirim sistemimiz ağızdan başlayıp makata kadar devamlılık gösteren bir boşluktur. Seneler evvel sindirim işini kendi kendimize yapabildiğimize inanıyorduk. Ancak böyle inandığımız zamanlarda anlayamadığımız bazı noktalar vardı. Örneğin, lifli besinlerin faydalarını duymuşsunuzdur. Lif tamamen parçalanırsa propionik asit dediğimiz bir maddeye dönüşür. Bu madde bizim sıklıkla kullandığımız ağrı kesicilerin aktif maddesidir. Lifin parçalanıp da bu asite dönüşmesi kalın barsakta gerçekleştiğinde vücuttaki ağrı ve iltihap azalır, beden şifalanır. Ancak lifisindirip bu asite dönüşecek kadar parçalayacak enzimler insan vücudu tarafından üretilemez. O halde lifli besinlerin parçalanıp da faydalı hale gelmesi nasıl mümkün oluyor? Bir diğer problem ise vücut için önemli olan vitaminlerin mideye girdiği zaman yapısının bozulmasıdır. Mide asiti ile yapısı parçalanmasına karşın pek çok vitaminin emildiği yer ince barsaktır. Yani mideden sonraki basamaktadır. Haliyle vücudun işlevlerini gösterebilmesi için oldukça önemli olan vitaminlerin emilmesi bu durumda nasıl mümkündür?


Son senelerde yapılan keşiflerle bunun nasıl mümkün olduğunu nihayet anlayabildik ve anlamlandırabildik. Barsaklarımızın içerinde bulunan ve yaklaşık 1,5 kg ağırlığına erişen maya ailesi, sindirim işini bizim için yapıyor. Bu mayalar barsaklarımıza doğarken geliyor, anne sütü emerken geliyor ve sonrasında maya içeren besinler tükettiğimizde geliyor. Bu mayalar yediğimiz besinleri mayalayarak sindiriyor ve sindirirken aynı zamanda vitamin sentezliyor. Ve mayaların sentezlediği vitaminleri biz vucudumuzda kullanabiliyoruz. Pek çok mineralin emilebilmesi için de mayalar önemli. Ayrıca lifi parçalayıp propionik asit ve benzeri yapıtaşlarına çevirebilenler de mayalardır. Bu asitler kalın barsağın beslenmesinde son derece önemlidir. Zira kalın barsak kendi boşluğu içerisindeki bu asitlerle beslenir. Eğer bu asitler kalın barsakta meydana gelmiyorsa o zaman kalın barsak açlık çeker ve kabızlık problemi meydana gelir. Bu durum uzun seneler sürerse, kalın barsak ortaya açlıkla ilişkili sinyaller çıkartır. Bu sinyaller vücutta iltihaplanmayı tetikler. Kalp damar hastalıkları ve benzer hastalıklar ortaya çıkar. Bu nedenle mayalar önemlidir.

Peki barsaklarımız nasıl mayalanır? Barsaklarımız metrelerce uzunlukta bir boru gibidir. Ancak bu borunun içerisinden parmağımsı çıkıntılar yükselir. Bu çıkıntıların da her birinden yeniden parmağımsı çıkıntılar yükselir. Bu çıkıntılara villus denir. Barsakların bu dallanan çıkıntılı yapısı ağaçların köklerine benzer. Ağaç kökleri toprağın içerisine ilerler ve topraktaki besini kökleri aracılığı ile emer. Bizim barsaklarımızdaki bu kökleri andıran villuslar da besinlerin içine ilerler ve besinleri emer.


Bitkinin, ağacın sağlıklı olabilmesi için köklerini içerisinde ilerlettiği toprağın yaşayan bir toprak olması son derece önemlidir. Yaşayan toprak çok kolay anlaşılır. Hafif mayalı bir kokusu vardır, yumuşak ve nemlidir. İçerisinde birçok canlı bulunur. Hem gözle görülebilen hem de görülmeyen canlılar yanı mayalar. Böyle toprakta yer alan bitki ve ağaçlar sağlıklıdır. Aksine canlılığı çok az toprakta olan bitkiler son derece sağlıksızdır. Bizlerin de köklerimizi saldığımız topraklarımız oldukça önemlidir. Eğer bu toprak, yanı barsaklarımıza gönderdiğimiz gıdalar canlıysa, yaşıyorsa biz de sağlıklı oluruz. Güncel çalışmalar, barsaklarımızda bulunan mayalarla (yani barsaklarımıza gelen mayaların durumu ile) ruhsal sağlığımızın, beden sağlığımızın hatta keyif ve duygulanım seviyemizin dahi sıkı ilişkili olduğunu göstermiştir. Barsaklarımıza giren mayaların iyi durumda olması demek gıdalarımıza ayırdığımız farkındalığı arttırmamız anlamına gelir. Şöyle ki, gıdalarımız zehirsiz ortamda yetişmelidir. Mayalanırken ait olduğumuz coğrafyalardan ilhan alan geleneksel mayalar kullanılmalıdır. Böyle bir arayış, temiz gıda üreten çiftçilerin sayısını arttırır, Dünya üzerinde cennet bahçeler oluşur. Bu bahçelerden hasat edilen besinler, yaşayan evlere girer ve bedenlerimize canlılık, yaşam ve keyif, sağlık, afiyet verir. Biz dönüşürken aslında Dünya’mız da dönüşür.


Besinlerimizin canlılığı nedir? Nasıl sağlanır? Besinlerimizin içeriğindeki canlılığı nasıl arttırabiliriz?